Dînî Terimler
Kütüphane açılıyor…
Dînî Terimler

Âlimler & Evliyâ

Hallac-ı Mansur

Sofiyye-i aliyye denilen büyük velilerden. İsmi Hüseyin bin Mansur, künyesi Ebü l-Mugis tir. 858 (H.244) yılında İran ın Beyza şehrinde doğduğu rivayet edilmektedir. 919 (H.306) yılında ise idam olunarak şehid edildi.

Hüseyin bin Mansur un büyük babası Mahamma adında bir zerdüştidir. Buna, ana tarafından hazret-i Ebu Eyyub un neslinden geldiğini söyleyerek Ensari de denilmiştir. Tüster de büyük velilerden Sehl bin Abdullah-ı Tüsteri hazretlerinin sohbetinde iki sene bulundu. Onun ruhlara hayat veren sohbetleri bereketiyle tasavvufa yöneldi. On sekiz yaşında Basra ya gelerek, Amr bin Osman-ı Mekki ye bağlandı. On sekiz ay da onun sohbetinde ve derslerinde bulundu. Her iki velinin yanında da nefsi ile büyük mücadele yaptı ve her isteğine sırt çevirdi. Nefsin istemediği, rağbet etmediği işlere sarıldı. Samimi ve bağrı yanık bir aşık idi. Kendisini çok seven Ebu Yakub-ı Akta kızını ona verdi. Bundan sonra bir müddet daha Basra da kaldı.

Hüseyin bin Mansur a Hallac denilmesine şu olay sebeb olmuştur. Bir gün o, dostu olan bir hallacın dükkanına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun tavassutunu rica etti. Fakat hallacın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü. Geldiğinde; Ya Hüseyin! Gördün mü başımıza gelenleri. Senin için bugün kendi işimden oldum. diye söylendi.

Hüseyin bin Mansur onun endişeli haline bakarak tatlı tatlı gülümsedi ve; üzülme senin işini de biz hallederiz. dedikten sonra parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. O anda henüz atılmamış pamuk yığınları harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı. Hallacın gözleri fal taşı gibi açılmış şaşkınlıktan sanki ayakta donmuş kalmıştı. Olay kısa zamanda halk arasında yayıldı. Bu tarihten sonra da Hüseyin, Hallac-ı Mansur diye anıldı.

Hallac-ı Mansur daha sonra Basra dan ayrılarak Bağdat a Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin yanına geldi, Cüneyd-i Bağdadi ona susmayı ve insanlarla görüşmemeyi emretti. Daha sonra Hicaz a giderek, bir sene Ravda-i mutahherada kaldı. Zikr ve ibadetle meşgul oldu. Sonra tekrar Bağdat a geldi. Burada yine Cüneyd-i Bağdadi hazretleri ile görüştü ve bazı sualler sordu. Cüneyd-i Bağdadi suallerine cevap vermedi ve; Galiba bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyaman yakındır! dedi. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri bu sözü ile ilerde onun şehid edileceğine işaret ediyordu. Mansur, sorduğu meselelerin cevabını alamayınca, izin alarak Tüster e gitti. Bir sene orada kaldı. Burada büyük kabul ve ilgi gördü. Sonra buradan ayrılıp, beş yıl ortadan kayboldu. Horasan ve Maveraünnehr gibi beldelerde bulundu ve Ahvaz a geldi. Burada da nasihatlarda bulunup, Ahvaz halkı içinde büyük kabul ve ikram gördü. Ahvaz da ilahi esrardan çok bahsettiğinden, kendisine Hallac-ı Esrar denildi. Tekrar hacca gitti. Dönüşte Basra ya geldi. Oradan tekrar Ahvaz a gitti. Bir müddet daha burada kaldı. Sonra; Halkı Hakk a davet için şirk beldelerine gidiyorum. diyerek Hindistan ın yolunu tuttu. Buradan Maveraünnehr e geldi. çin i Maçin i dolaştı. Gittiği her yerde halkı Hakk a davet etti. Hint, çin ve Türk kavimlerinden pekçok kimsenin İslamiyetle şereflenmesine vesile oldu. Onların İslamiyeti tanımaları için pekçok eserler telif etti. Dönüşünde dünyanın dört bir yanından ona mektuplar yazılmaktaydı. Hindliler, ona; Ebu Mugis, diye mektup yazarlardı. çinliler Ebu Muin, Türkler; Ebu Mihr, Farslılar; Ebu Abdullah Zahid, Huzistanlılar; Hallac-ı Esrar diye hitab ediyorlardı.

Hallac-ı Mansur hazretlerinin İslamiyeti yaymak için yıllarca dolaştığı, şehir şehir gezdiği bu seyahatleri sırasında pekçok kerametleri, harikulade halleri görüldü. Kerametlerinden daha mühimi de onun marifet, hikmet ve ince manalar dolu sözleridir. Bunlar, onun ilim ve marifette ulaştığı kıymetli dereceleri gösteren birer delildir. Kerametlerinden ve hikmet dolu sözlerinden bazıları şu şekildedir:

Semerkantlı Reşid-i Hurd, Kabe ye gitmek üzere yola çıkmıştı. Yolda konak yerlerinde meclisler teşkil edip sohbette bulunuyordu. Yine bir konak yerinde şunu anlattı: Hallac-ı Mansur dört yüz sufi ile birlikte çöle açılmıştı. Birkaç gün geçti. Gıda namına hiçbir şey bulamadılar. Açlıktan perişan bir hale geldikleri sırada Hallac-ı Mansur a gelerek şimdi kelle kebabı olsa da yesek dediler. Hallac, hemen elini arkaya uzatıp, kebab olmuş bir kelle ile iki pide alıp, birine verdi. Dört yüz kişiydiler. Her defasında elini arkaya uzatıp, bir kelle iki pide aldı. Neticede 400 kelle, 800 pide almış ve her birine bir kelle iki pide vermiş oldu. O topluluk bunları yedikten sonra, taze hurma olsa da yesek dediler. Kalktı ve beni silkeleyin buyurdu. Hurmalar döküldü. Doyuncaya kadar yediler. Bundan sonra yolda ne zaman sırtını bir dikenli ağaca dayasaydı, taze hurma verirdi.

Bir defasında Mekke ye gitmişti. Kabe nin karşısında bir sene oturdu. Uzuvlarının yağı buradaki taş üzerine aktı. Derisinin rengi değişti. Fakat yerinden kıpırdamadı. Her gün ona bir somun ile bir testi su getirirlerdi. Somundan kopardığı birkaç lokma ekmek parçasıyla iftar edip geriye kalan kısmını testinin üstüne koyardı. O sene hacılarla birlikte Arafat a çıktı. Herkes geri döndüklerinde bir ah çekti ve dedi ki: Ey alemlerin Rabbi! Ey aziz olanAllah ım! Bütün tesbih edenlerin tesbihinden, bütün tehlil söyleyenlerin tehlilinden ve her tefekkür sahibinin tefekküründen seni tenzih ederim. Ya ilahi! Biliyorsun ki, sana şükretmekten acizim. Benim şükrüm ancak budur.

Hallac-ı Mansur yanına gelenlere yazın kış meyveleri, kışın yaz meyveleri çıkarır ikram ederdi. Elini havaya uzatınca, avucu, üzerinde

Kul hüvallahü ehad

yazılı gümüş paralarla dolardı. Bunlara kudret paraları ismini verirdi. İnsanlara, evlerinde ne yediklerini, ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve kalplerinden geçenleri Allahü tealanın bildirmesi ile haber verirdi.

Kul, ubudiyetin, kulluğun bütün şartlarını kendinde toplarsa, Allah tan başkasına kul olmanın yorgunluğundan kurtularak hürriyete kavuşur, külfetsiz ve sıkıntısız bir şekilde Allah a kul olmanın zineti ile süslenir. Peygamberlerin ve sıddikların makamı budur. Bu durumdaki kula ibadet ve taat zor gelse bile, Allahü tealanın yardımı ile onu zevk ve gönül rahatlığı ile ifa eder. İslamiyet yönünden bu nevi ibadetlerle süslü bulunduğu halde ibadetlerinde kalbine en küçük bir meşakkat, sıkıntı arız olmaz.

Kim hürriyeti murad edinirse ubudiyyete, kulluğa sıkı bir şekilde devam etsin. Hakiki hürriyet Allah tan başkasına kulluk yapmamaktır.

Aziz ve celil olan Allah tan başka bir şeyden korkan veya bir şeyi ümid eden kimsenin yüzüne, Allahü teala bütün kapıları kapatır, ona adi bir korkuyu (Allah korkusunun dışında kalan korkuları) musallat eder. Kendisi de onun arasına yetmiş perde çeker, bu perdelerin en incesi şüphe, vesvese olur.

Bir gün kendisine; Sabır nedir? diye sorduklarında; Sabır odur ki; iki elini ayağını keserler, onu köprünün üzerine asarlar ve hatta bundan daha acaib muameleler yaparlar da bir kere ah etmez. buyurdu. Kendisinin ölümü ve idamı böyle cereyan etmiştir.

Nitekim Hallac-ı Mansur Allahü tealanın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; Enel-Hak= (Ben Hakkım) sözünü söyledi. Bu sözünü, zahir alimleri dalalete ve ilhada hükmedip katline fetva verdiler.

Hallac-ı Mansur, Enel-Hak sözünü söyleyince tasavvuf ilmine vakıf olmayan zahir ulema bu söze şiddetle karşı çıktı. Sözünü Halife Mu tasım ın yanına götürerek fesad çıkardılar. O sırada vezir olan Ali bin isa yı ona karşı kışkırtarak aleyhine çevirdiler. Halife, Hallac ın bir sene zindana atılmasını emretti. Fakat halk yine ona gidip bazı meseleler soruyordu. Daha sonra, insanların onu ziyareti de yasaklandı. İbn-i Ata nın ve Ebu Abdullah bin Hafif in yaptıkları ziyaretler müstesna beş ay müddetle kimse onu ziyaret edemedi.

Nakledilir ki; bir gece Mansur hazretlerini zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mansur... üçüncü gece, zindan da Mansur da yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti sual edildiğinde; İlk gece O nunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, Obenimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. üçüncü gece, her şey yerli yerindeydi. Ta ki mukaddes dinimizin emrini yerine getiresiniz. Beni idam edesiniz diye. buyurdu.

Şeyh Ebu Abdullah-i Hafif şöyle nakletti: Bir çok hile ile zindana girerek Hallac-ı Mansur u görmeye gittim. Yumuşak halılar ve döşeklerle döşenmiş, iyi tertib edilmiş güzel bir oda gördüm. Odanın duvarına bir ip bağlanmış, üzerinde bir havlu asılmıştı. Orada yüzü güzel bir köle gördüm. Şeyh nerededir? diye sordum. Abdesthanededir. Abdest hazırlığı görüyor. dedi.

Ben

Ne zamandan beri şeyhin hizmetindesin? dedim. On sekiz aydan beri. dedi. Bu zindanda şeyh ne yapıyor? dedim. On üç batman ağırlığında bir demir bağ ile, her gün bin rekat namaz kılıyor. dedi. Sonra devam ederek: Bu gördüğün zindanın kapılarının herbirinin arkasında eşkıya ve hırsız kimseler vardır. Onlara nasihat eder. Bıyıklarını ve saçlarını keser. dedi. Ne yer? diye sordum. Her gün önüne çeşitli yemeklerle donatılmış bir sofra getiririz. Bir müddet onlara bakar. Sonra parmağının ucu ile o yemeklerin üzerine basar ve içli bir sesle çeşitli şiirler söyler. Asla onları yemez. Sonra önünden alır, götürürüz. Biz bu şekilde konuşurken o abdesthaneden çıktı. Güzel görünüşlü olup, cazibeli bir boyu vardı. Beyaz sof giymiş, işlemeli bir peştemalı başına sarmıştı. Sofa tarafına çıkıp oturdu.

Bana

Ey delikanlı! Neredensin? dedi. Fars tanım (İranlıyım) dedim. Hangi şehirdensin? diye sordu. Şiraz danım dedim. Benden meşayıh haberlerini sordu. Ebü l-Abbas ibni Ata ya gelince, sözümü keserek: Onu görürsen, o kağıtları (mektupları) yakmasını söyle. dedi. Sonra yine: Buraya nasıl gelebildin? dedi. Bazı İran askerlerinin yardımıyla. dedim. Tam bunu söylediğim zaman zindancıbaşı içeri girdi. Yer öpüp oturdu. Şeyh ona: Sana ne oldu? dedi.

Zindancıbaşı

Düşmanlarım beni halifeye gammazlamışlar. Güya ben, ululardan birini buradan bin dinar alarak salmışım. Yerine de halktan birini hapsetmişim. İşte şimdi beni alıp götürecek, katledecekler. dedi.

Şeyh

Var selametle git. dedi. O gittikten sonra, şeyh hücrenin ortasında dizleri üzerine gelerek, ellerini havaya kaldırdı. Başını önüne eğdi. Şehadet parmağı ile işaret ederek, ansızın ağladı. öyle ağladı ki, gözyaşından ıslanmadık bir yeri kalmadı. Kendinden geçerek yüzünü yere koydu. O sırada zindancıbaşı içeri girdi. Tekrar şeyhin önüne oturdu.

Şeyh

Ne oldu? diye sordu.

Zindancıbaşı

Kurtuldum. dedi. Hangi sebeple kurtuldun? diye sordu. O, Beni halifenin yanına götürdükleri zaman halife; Şimdiye kadar seni katletmeyi tasarlıyordum. Şimdi sana gönlüm hoş geldi. Seni beğendim. Tekrar affettim. dedi. Bundan sonra şeyh, yüzünü o havlu ile temizlemek istedi. Havlunun asılı olduğu ipin yüksekliği şeyhden yirmi arşın yukarıdaydı. Şeyh elini uzatarak havluyu aldı. Şeyhin eli mi uzandı yoksa o havlu mu şeyhe yaklaştı anlayamadım. Sonra ben çıkıp gittim ve İbn-i Ata ya vardım. O haberi verdim. Dedi ki: Eğer tekrar onunla buluşursan; beni, kendi başıma bırakırlarsa, ona mektupları saklayacağımı söyle. dedi.

Naklederler ki, Hallac-ı Mansur hapishanedeyken üç yüz kişiydiler. Bir gece diğerlerine; Ey mahpuslar! Gelin sizi kurtarayım. dedi. Peki sen kendini niçin kurtarmıyorsun. Gücün olsa kendini kurtarırsın. dediklerinde; Biz himaye ve selamet içindeyiz. Eğer dilersek bir işaretle bütün kelepçeleri açarız! dedi. Sonra parmağıyla işaret edince, bütün kelepçeler yere döküldü. Bunun üzerine; İyi ama hapishanenin kapısı kilitli, şimdi biz nereye gidelim? dediler. Bunun üzerine bir daha işaret etti. Duvarlarda bir takım gedikler ortaya çıktı. Bu hali gören mahpuslar, hemen Hallac ın ayaklarına kapanarak kendileriyle gelmesi için yalvarmaya başladılar. Fakat o reddetti. Neden diye sorduklarında; Bizim O nunla öyle bir sırrımız vardır ve sır sahibinden başkasına söylenmez. buyurdu.

Bu haberler halifeye ulaşınca; Fitne çıkarmak istiyor, onu katlediniz veya Enel-Hak sözünden dönene kadar sopalayınız. emrini verdi. Bunun üzerine Hallac-ı Mansur hazretlerini Bağdat ta Takkapısına götürdüler. Evvela yüz kırbaç vurdular. Kendisinden en küçük bir ses çıkmadı. ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler.

Hallac-ı Mansur un rahmetullahi aleyh elleri ve ayakları kesildiğinde; Sakın korkudan sarardığımı zannetmeyin. Kan kaybetmekten sararıyorum. buyurdu.

Darağacına çıkan Mansur hazretlerine şu sual soruldu; Tasavvuf nedir?

Tasavvufun en aşağı derecesi, işte bende gördüğünüz bu haldir.

Ya ileri derecesi?

Onu görmeye tahammülünüz olmaz.

İdam edilmeden önce halk taş atmaya başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hatta tebessüm ediyordu. Bir dostu, taş yerine gül attı. O zaman Mansur hazretleri inledi. Sebebi sorulduğunda; Taş atanlar beni yakinen tanımayanlardır. Tabiidir ki halden anlamazlar. Halden anlayanların bir gülü bile beni incitti. cevabını verdi.

Bu arada kendisinden nasihat istemek için gelen hizmetçisine; Nefsi, yapması gereken bir şeyle, ibadetle meşgul et! Yoksa o seni yapılmaması gereken bir şeyle, haramlarla meşgul eder. dedi.

Ellerinden, bacaklarından sonra dilini de kesmek istediler. İzin isteyip; Allah ım, bana senin için bu işkenceyi reva görenlere rahmet et! Senin rızan için beni elimden, ayağımdan, gözlerimden, başımdan, canımdan ayıran bu kullarını affet! diye yalvardı.

Daha sonra dili ve başı da kesildi, cesedi yakıldı, külleri Dicle ye atıldı. Atılan küller dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmaya başladı. Kabaran Dicle nin suları Bağdat ı basmak üzereydi. O zaman bir dostu hırkasını Dicle ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski normal halini aldı. Hallac-ı Mansur hazretleri bu kimseye, şehid edilmeden önce: Benim kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü Dicle ye atacaklar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdat ı basacak. O zaman hırkamı nehrin kenarına götürüp, sulara at. buyurmuştu.

Abdülmelik Evkaf anlatır: Bir gün üstadım olan Hallac-ıMansur a; Ey hocam! arif kimdir? diye sordum. Buyurdu ki: arif o kimsedir ki, Zilkade ayından altı gün kala, Salı günü, 919 (H.306) senesinde Bağdat ta eli ayağı kesilerek, gözleri çıkarılarak, baş aşağı astırılıp, gövdesi yakılarak, külünü savururlar. Onun dediği zamanı gözledim. Meğer o söylediği kendiymiş, o ne söyledi ise aynını yaptılar.

Naklederler ki: Onu darağacında astıkları vakit iblis yanına geldi ve; Bir Ene (ben) sen dedin, bir Ene de ben. (Sen Ene l-Hak dedin, ben: Ene hayrun minhü= Ben ondan hayırlıyım. dedim) Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lanet yağdırıyor? diye sordu. Hallac-ı Mansur şu cevabı verdi: Sebep şudur. Sen Ene dedin, kendini ortaya koydun, ben Ene dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin iyi olmadığını, benliği ortadan kaldırmanın ise gayet iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lanet etti.

Hallac-ı Mansur, zamanındaki bazı zahir alimlerinin anlayamadığı sadık, Allahü tealanın aşkı ile yanan bir Hak aşığıdır. Şiddetli mücahedeler ve çetin riyazetler çekmiş, himmeti yüksek, kerametler sahibi bir velidir. Sözleri güzel, konuşması fasih ve beliğ, firaseti üstün, hakikat, esrar, mana ve marifetler sahibi olup, yaşadığı müddetçe, daima ibadet ve riyazetle meşgul olurdu. Günde bin rekat namaz kılardı. Şehid edildiği günün gecesinde de 500 rekat kılmış olup, her gece en az dört yüz rekat namaz kılmaya kendisini mecbur tutardı.

Hallac-ı Mansur hazretlerinin idamına sebeb olan Enel-Hak sözü, onun tasavvuf yolunda sahib olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zahiren kelime manası; Ben Hak ım demek olan bu sözün hakiki manası: Ben yokum. Hak vardır. demektir. Nitekim İmam-ı Rabbani hazretleri Mektubat kitabının 2. cild 44. mektubunda bu hususu şöyle açıklamaktadır: O büyüklerin Her şey O dur demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız O vardır demektir. Mesela, Hallac-ı Mansur Enel-Hak (Ben Hak ım) dedi. Böylece, ben Hak ım, Hak teala ile birleştim, demek istemedi. Böyle diyen kafir olur ve öldürülmesi lazım olur. Onun sözünün manası Ben yokum, Hak teala vardır. demektir. İşte sofiyye (evliya) her şeyi Hak tealanın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zatın (kendisinin) bunlarla birleştiğini, zatında değişiklik olduğunu söylemez. Mesela, bir insanın gölgesi, kendinden hasıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. O kimse, kendi kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filan görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir. Yani gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki, sofiyye, eşyaya, Hak tealadan meydana gelmiştir. Hak teala değildir, diyor. O halde, sofiyyenin; Her şey O dur. sözleri; Her şey O ndandır. demektir ki, alimler de böyle söylemektedir. İki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki, sofiyye, eşyaya, Hakk ın görünüşü diyor. alimler bunu söylemekten çekiniyor. Eşya ile birleşmek, eşyanın içinde bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor.

Hallac-ı Mansur hazretleri halleri doğru, zamanındakilerin, kadrini ve derecesini anlamayacak derecede yüksek bir veli idi. O, hiçbir zaman Allahlık iddia etmedi. Tam tersine Allah aşkının sarhoşu bir kul olarak yaşadı, gündüz ve gecelerini ibadetle geçirdi. Elli yaşındayken; Bu güne kadar bin senelik namaz kıldım. buyurdu. İslamiyetin bütün emir ve yasaklarına en ince hususlara kadar titizlikle uyar, mübahları zaruret mikdarı kullanırdı. ömrünün temeli sıkıntı üzerine kurulmuştu. Bu da, Allah aşkına tutulanlarda çeşitli şekil ve derecelerde görülen bir husustur.

Onun hal ve mertebesini anlayan pekçok alim ve veli yüksek bir veli olduğunu söylemişlerdir. İbn-i Ata, Ebu Abdullah Hafif, Şibli, Ebü l-Kasım Nasrabadi, Şeyh Ebu Said Ebü l-Hayr, Şeyh Ebü l Kasım-ıGürgani, Şeyh Ebu Ali Farmedi ve Yusuf-ı Hemedani hazretleri bunlardan bazılarıdır. Büyük veli Şibli, onun için; Ben ve Hallac aynı şeyiz. Ama bana deli dediler kurtuldum. Onun aklı ise onu helak eyledi. buyurmuştur. Yine Şeyhülislam Abdullah-ı Ensari; Hallac, imamdır. Fakat durumunu her kişiye söyledi. Zayıflara ağır yük yükletti. Avam (halkın) bilgisiyle ve akıl yoluyla anlayamayacakları şeyleri konuştu. Bu hususta İslamiyete riayet etmedi. Ona ne vaki olduysa, bu sebepten oldu. demiştir.

AliRamiteni hazretleri ise, Hallac-ı Mansur un halini; Hüseyin bin Mansur zamanında, Hace Abdülhalık-ı Goncdüvani nin oğullarından biri bulunsaydı, Mansur idam edilmezdi. buyurarak en veciz şekilde izah etmiştir. Abdülhalık-ı Goncdüvani nin manevi oğulları olan talebelerinden biri bulunsaydı, Hüseyin bin Mansur u terbiye ederek, o makamdan daha yukarılara geçirir, idam edilmesi lazım gelmezdi. çünkü Hallac-ı Mansur, her ne kadar büyük veli olmakla birlikte, tasavvuf yolunun en nihayetine ulaşabilmiş değildir. Bulunduğu mertebe nihayetten çok uzaktır.

Onun hali, dünyası ve içindeki ilahi aşkı bir başka olup, zahir insanının anlayabilmesinden çok uzaktı. Zaman zaman şöyle derdi:

Dilim dilim bende yürek Aşk nicedir gel benden sor. Savrulurum kürek kürek Aşk nicedir gel benden sor.

Hak neyi dilerse biz onu dileriz

Bir gün Mansur un hatırından; Peygamber efendimiz, Mirac gecesi, sadece müminleri diledi de, neden bütün insanları dilemedi ve, ya Rabbi, cümlesini bana bağışla demedi. diye geçti. Böyle düşünürken, Resulullah efendimiz içeri girdi ve; Biz kimi dilersek Hakk ın fermanı ile dileriz. Bizim gönlümüz Hakk ın ferman evidir. O nun iradesinin ve fermanının gayrisinden pak ve masumdur. Eğer O, hepsini dilerse, ben de hepsini dilerim. buyurdu. Bundan sonra Hallac-ı Mansur, başından sarığını çıkararak Resulullah ın huzurunda keramet gösterdi. Resulullah efendimiz buyurdu ki: Bu sarık kerameti ile, baş dahi vermek gerektir ki, ben razı olayım. Onun idam edilmesine hakikatte, sebep, bu hüküm oldu.

  • 1) Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye (49. Baskı); s.1082

2)

Müjdeci Mektublar; Mektub No

24, 100, 266

  • 3) Tezkiret-ül-Evliya; c.2, s.114
  • 4) Kuşeyri Risalesi; s.28, 43
  • 5) Nefehat-ül-üns Tercümesi; s.199
  • 6) Vefeyat-ül-A yan; c.2, s.140
  • 7) Tarih-i Bağdad; c.8, s.112
  • 8) Hikayetü l-Mansur; c.4, s.138
  • 9) Hallac-ı Mansur; AliEmiri, 1252
  • 10) Tabakat-ı Ensari; s.315
  • 11) İslam alimleri Ansiklopedisi; c.4, s.133
  • 12) Tabakatü l-Evliya; s.

Kaynak: Dînî Terimler · Âlimler & Evliyâ · 15 dk okuma

Bölüm: Âlimler & Evliyâ