Muhyiddin-i Arabi
“rahmetullahi teala aleyh”: Ebu Bekr ibnü Arabi ismi ile de meşhurdur. Sôfiyye-i aliyyenin büyüklerindendir.
Tanım
- 1 - “rahmetullahi teala aleyh”: Ebu Bekr ibnü Arabi ismi ile de meşhurdur. Sôfiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Adı şeyh-i ekber Ebu Bekr-i Muhammed bin Alidir. 560 [m. 1165] da, Endülüsde Mürsiye kasabasında tevellüd, 638 [m. 1240] de Şamda vefat etdi. Büyük Veli ve müctehid idi. Konyaya gelip, Sadreddin-i Konevinin üvey babası oldu. Nakl etdiği bilgilerin hepsi, birer vesikadır. Devlet ve mevkı sahiblerinden çok hediyye gelir, hepsini fakirlere dağıtırdı. Beşyüzden fazla kitab yazdı. Cahiller, buna zındık dedi. İbni Teymiyye gibiler kafir dedi. Alimler, Arifler ise, veliy-yi kamil olduğunu anladı. (Fütuhat-i Mekkiyye)si dört büyük cild halinde 1393 [m. 1973] de Beyrutda basılmışdır.50, 79, 84, 90, 93, 94, 279, 388, 414, 458, 497, 696, 727, 736, 739, 750, 927, 928, 942, 947, 962, 968, 1037, 1117, 1136, 1164, 1193.2 - İbn-ül-arabi ismi ile meşhur olan Kadi Ebu Bekr ibn-ül-arabi başkadır. İsmi Muhammed bin Abdüllahdır. Endülüsde 468 [m. 1076] de tevellüd etmiş, 543 [m. 1149] de Fasda vefat etmişdir. Malikidir.391, 431.3 - Muhyiddin Muhammed bin Behaüddin başka olup, (El-Kavl-ül-fasl) ismindeki (Fıkh-ı ekber) şerhı çok kıymetlidir. Bu şerh, yeniden yazdırılıp 1979 da, Hakikat Kitabevi tarafından İstanbulda basdırılmışdır. Dokuzyüzellialtıda vefat etmişdir.
Ek
On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs te ve Şam taraflarında yaşamış büyük velilerden. İsmi, Ebu Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebu Abdullah tır. İbn-i Arabi ve Şeyh-i Ekber diye meşhur olmuştur. ailesi meşhur Tayy kabilesine mensuptur. Cömertliğiyle meşhur Adiy bin Hatem in kardeşi Abdullah bin Hatem in neslindendir. 1165 (H.560) senesinde Endülüs teki Mürsiyye kasabasında doğdu. 1240 (H.638) senesinde Şam da vefat etti. KabriŞam da olup sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.
Küçük yaşında ilim tahsil etmeye başlayan Muhyiddin-i Arabi, sekiz yaşındayken babasıyla birlikte İşbiliyye ye gitti. Pekçok alimin ilim meclislerinde bulunup, ilim öğrendi. Keskin zekası, kuvvetli hafızası ile dikkatleri çekti.
Bir gün Muhyiddin-i Arabi hastalandı. Hastalığın tesirinden bayıldı, hatta öldü zannettiler. Muhyiddin-i Arabi baygın haldeyken, kendisine, çirkin yüzlü bazı kimselerin eziyet ve sıkıntı vermek istediklerini gördü. Ayrıca bu çirkin yüzlüleri kovalamaya çalışan nurani yüzlü, hoş kokulu bir kimse kendisine yardım ediyordu. Nihayet bu güzel zat, ötekileri dağıttı. Onların şerrinden kendisini kurtardı. O şahsa kim olduğunu sorduğunda; Yasin suresi cevabını aldı. Kendisine gelip gözlerini açtığında, başında bekleyen, gözleri yaşla dolu halde Yasin-i şerif okuyan babasını gördü.
Muhyiddin-i Arabi pekçok ilimleri tahsil etti. Filozof İbn-i Rüşd le görüştü. 1194 (H.590) senesinde Endülüs ten ayrılarak Tunus a, 1195 de Fas a gitti. Karşılaştığı birçok alimle sohbet edip, ilim meclislerinde bulundu. 1199 senesinde tekrar Endülüs e dönüp Kurtuba ya geldi. 1201 senesinde tekrar Endülüs ten ayrılıp doğuya gitmek üzere Tunus a geçti. Hacca giderken Mısır a uğradı. Oradan Mekke-i mükerremeye giderek hac farizasını yerine getirdi. İki yıl kadar Mekke de kalıp, Medine-i münevvereye geldi ve sevgili Peygamberimizin kabr-i şerifini ziyaret etti.
Endülüs te, Fas ta, Tunus ta, Mısır ve Mekke-i mükerremede kaldığı zamanlarda hadis ilmini ve diğer ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asakir ve Ebü l-Ferec ibn-il-Cevzi, İbn-i Sekine, İbn-i ülvan, Cabir bin Ebu Eyyub gibi büyük alimlerden öğrendi. Gittiği yerlerde büyük alimler ile görüşüp, onlardan ilim öğrenmek suretiyle, fen ve din ilimlerinde en iyi şekilde yetişti.
Tefsir, hadis, fıkıh, kıraat gibi pekçok ilimlerde büyük alim oldu. Tasavvufta, Ebu Midyen Magribi, Cemaleddin Yunus bin Yahya, Ebu Abdullah Temim, Ebü l-Hasan ve Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin ruhaniyetinden feyz aldı, yüksek derecelere kavuşup, meşhur oldu. Mekke de bulunduğu sırada Fütuhat-ı Mekkiyye adlı eserini yazdı.
Gavs-ül-a zam Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri, bir gün en önde gelen talebelerinden Cemaleddin Yunus bin Yahya yı yanına çağırarak; Benden sonra, benim künyem olan Muhyiddin isminde, Allahü tealanın çok sevdiği evliyasından bir kimse gelecektir. Bu hırkamı ona teslim edersin. buyurdu. Yunus bin Yahya, uzun yıllar sonra talebesi olan Muhyiddin-iArabi ye, hocasının vasiyeti olan o hırkayı teslim etti. Muhyiddin-i Arabi hazretleri, zamanında, ilminden ve feyzinden istifade etmek için kendisine müracaat edilen belli başlı büyük alimlerden oldu. Şam, Irak, Cezire ve Anadolu taraflarına seyahat etti. Konya ya gelip, Selçuklu Sultanı tarafından çok ikram ve hürmet gördü. Sultanlardan kendisine birçok tahsisat tayin olunduğu ve hediyeler gönderildiği halde, hepsini fakirlere dağıtırdı. Sofiyye-i aliyyeden ve kelam alimlerinden olan Sadreddin-i Konevi nin hocası ve üvey babası oldu.
Hocasının üstadı olan Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin hırkasını üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddin-i Konevi ye giydirdi.
Konya da bir müddet kaldıktan sonra Haleb e giden Muhyiddin-i Arabi hazretleri, 1215 senesinde tekrar Konya ya döndü. Aynı sene içinde Sivas a, oradan da Malatya ya gitti. 1230 senesinde Şam a giderek oraya yerleşti.
Büyük alimler, Muhyiddin-i Arabi nin hal, makam ve ilim bakımından pek yüksek olduğunu kabul ettiler. Evliyanın büyüklerinden Ebu Midyen Magribi ona; ariflerin Sultanı demişdir. Şeyh Safiyyüddin bin Ebu Mensur onun hakkında; O, şeyhdir, imamdır. Hem de tam kamil ve hakikatı bulanlardandır. Onu üstün irfan sahiplerinin başında saymak lazımdır. öyle açık gönül alemi vardı ki, özüne erip, bulduğu her şeyi oradan geçirir ve bulurdu. Keşf alemi açık ve aydınlıktı. Kavuştuğu hallere gelince, ancak Harika diye vasıflandırmak mümkündür. En tatlı feyizler onun gönlüne akardı. Hak alemine yaklaştıran merdivenlerin en üst basamağında onun da yeri vardı. Bilhassa velayet ahkamına dair tasavvuf deryasında pek uzun kulaçlar atardı. O ummanın da süratli bir yüzücüsü idi. Ve nihayet o, bu yolda vaz geçilmez bir zat idi. Böyle kabul edip, onun şanını bu şekilde yüceltmek ona layıktır. derdi.
Talebelerinden Sadreddin-i Konevi şöyle anlatmıştır: Hocam İbn-i Arabi, geçmiş peygamberlerin ve velilerin ruhlarından istediği ile rüyasında veya uyanık iken görüşürdü.
Muhyiddin-i Arabi hazretleri şöyle anlatır:
Bir gün Tunus Limanında idim. Vakit geceydi. Kıyıya yanaşmış gemilerden birisinin güvertesine çıktım. Etrafı seyretmeye başladım. Denizin üzerinde ay doğmuş, fevkalade güzel bir manzara teşkil ediyordu. Bu manzarayı, cenab-ı Hakk ın her şeyi ne kadar güzel ve yerli yerinde yarattığını tefekkür ederken dalmıştım. Birden ürperdim. Uzaktan, uzun boylu, beyaz sakallı bir kimsenin suyun üzerinde yürüyerek geldiğini gördüm. Nihayet yanıma geldi. Selam verip bazı şeyler söyledi. Bu arada ayaklarına dikkatle baktım, ıslak değildi. Konuşmamız bittikten sonra, uzakta bir tepe üzerindeki Menare şehrine doğru yürüdü. Her adımında uzun bir mesafe katediyordu. Hem yürüyor, hem de Allahü tealanın ismini zikrediyordu. O kadar güzel, kalbe işleyen bir zikri vardı ki, kendimden geçmiştim. Ertesi gün şehirde bir kimse yanıma yaklaşarak selam verdi ve; Gece gemide Hızır aleyhisselam ile neler konuştunuz? O neler sordu, sen ne cevap verdin? dedi. Böylece gece gemiye gelenin Hızır aleyhisselam olduğunu anladım. Daha sonra Hızır aleyhisselam ile zaman zaman görüşüp sohbet ettik, ondan edeb öğrendim.
Bir defasında deniz yolu ile uzak memleketlere seyahate çıkmıştım. Gemimiz bir şehirde mola verdi. Vakit öğle üzeriydi. Namaz kılmak için harab olmuş bir mescide gittim. Oraya gayr-i müslim bir kimse de gelmiş etrafı seyrediyordu. Onunla biraz konuştuk. Peygamberlerden meydana gelen mucizelerle, evliyadan hasıl olan kerametlere inanmıyordu. Biz konuşurken, mescide birkaç seyyah geldi. Namaza durdular. İçlerinden biri, yerdeki seccadeyi alıp, havaya doğru kaldırıp yere paralel durdurdu. Sonra üzerine çıkıp namazını kıldı. Dikkatlice baktığımda, onun Hızır aleyhisselam olduğunu anladım. Namazdan sonra bana dönerek; Bunu, şu münkir kimse için yaptım dedi. Mucize ve keramete inanmıyan o gayr-i müslim, bu sözleri işitince insaf edip müslüman oldu.
Zenginlerden biri, Muhyiddin-i Arabi hazretlerine kıymetli bir ev bağışlamıştı. İbn-i Arabi hazretleri bu evde oturuyordu. Bir gün bir fakir gelip dedi ki: Allah rızası için bana bir şey ver. Muhyiddin-i Arabi hazretleri de buyurdu ki: Bu evden başka bir şeyim yoktur. Al onu sana vereyim. Senin olsun. Böyle söyleyip, evi o fakire verip terketti.
Muhyiddin-i Arabi hazretleri, İmam-ı Gazali ye muhabbet ve bağlılığından, Şam da Gazaliye Medresesinde çok oturur, İmam-ı Gazali hazretlerinin eserlerini okurdu. Bir gün müderris derse gelmedi. Muhyiddin-i Arabi orada idi. Fakihler kendisine; Efendim, bugün bize dersi siz veriniz. deyip ısrar ettiler. O da; Ben Maliki mezhebindenim. Madem ki çok ısrar ediyorsunuz akşamki dersinizi söyleyiniz buyurdu. İmam-ı Gazali nin fıkha dair Vesit kitabından bir yer gösterdiler. Muhyiddin-i Arabi onlara ders verdi, uzun uzun izah ve açıklamalar yaptı. öyle ki, onlar; Biz böyle bir üstad görmedik. dediler.
Horasan da Muhyiddin-i Arabi hazretlerine çok dil uzatan, ona ve onu sevenlere eziyet eden bir adam vardı. çok eziyet görenler, Muhyiddin-i Arabi ye bunu şikayet edip, sabra tahammülümüz kalmadı, cezasını veriniz dediler. O da; Bana şöyle şöyle bir bıçak getirin. buyurdu. Bir kağıdı insan şeklinde yapıp, bıçakla kesti ve; Ey cemaat, şu anda, Horasan daki o inatçı adamı boğazladım. Evindeki duvarın çatısındaki köprü şeklindeki kalası kaldırdım ve bıçağı onun altına koydum. Onu yirmi kişiden az insan kaldıramaz. Bıçağın üzerine, onun kanı ile, bunu Muhyiddin-i Arabi boğazladı diye yazdım. buyurdu. Şikayet edenlerden biri Horasan a gitti. O evi buldu. Filan kimse, falan günde, falan saatte onu kesti dediler. Hadise, hocalarının buyurduğu şekildeydi. Onlara vakıayı anlattı. Birçokları töhmetten kurtuldu. Bildirilen kalası kaldırdılar. Bıçağı ve yazıyı, Muhyiddin-i Arabi nin buyurduğu halde buldular.
Bir kimse, Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin büyüklüğüne inanmaz, ona buğzederdi. Her namazının sonunda da, ona on defa lanet etmeyi kendisine büyük bir vazife kabul ederdi. Aradan aylar geçti, adam öldü. Cenazesinde Muhyiddin-i Arabi de bulundu. Cenazenin affedilmesi için cenab-ı Hakk a yalvardı. Definden sonra arkadaşlarından biri, Muhyiddin-iArabi yi evine davet etti. O evde bir müddet murakabe halinde bekledi. Bu arada yemekler gelmiş, soğumuştu. Ancak saatler sonra murakabeden gülümseyerek ayrıldı ve yemeğin başına gelip buyurdu ki: Bana her gün namazlarının sonunda on defa lanet okuyan bu kimse, af ve magfiret edilinceye kadar Allahü tealaya hiçbir şey yememek ve içmemek üzere ahdetmiştim. Onun için bu halde bekledim. Yetmiş bin Kelime-i tevhid okuyarak ruhuna bağışladım. Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabul buyurdu. Artık yemek yiyebilirim.
Muhibbüddin-i Taberi, validesinden şu hadiseyi rivayet etti: Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi hazretleri, bir gün Kabe-i muazzamada, Kabe nin manası hakkında bir vaz veriyordu. İçimden onun söylediklerini inkar ettim. O gece, manevi manada Kabe nin Muhyiddin-iArabi nin etrafında dönerek, onu tavaf ettiğini gördüm.
Şihabüddin Sühreverdi ile Muhyiddin ibni Arabi yolda karşılaştılar. Bir saat kadar sonra bir şey konuşmadan ayrıldılar. Daha sonra Sühreverdi ye denildi ki: İbn-i Arabi hakkında ne dersin? buyurdu ki: Hakikatler deryası, kutb-i kebir ve gavs dır.
İbn-i Arabi ye Sühreverdi den sorulunca buyurdu ki: Baştan ayağa kadar sünnet-i seniyye ile doludur.
Ruhlar ile nasıl görüşüyorsunuz? diye sordular. Onlara verdiği cevapta; üç şekilde: 1) Rüya yoluyla, 2) Onların ruhaniyetlerini davet edip görüşerek, 3) Bedenimden ruhumu ayırıp, ruhumla onların yanına giderek buyurdu.
Muhyiddin-i Arabi hazretleri kendinden nasihat isteyen bir kimseye buyurdu ki:
Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kimse! Herşeyden önce sana lazım olan, sana kendi ayıb ve kusurlarını gösterecek, seni nefsine itaattan kurtaracak bir üstad, hoca lazımdır. Şayet böyle bir zatı aramak için uzak memleketlere gideceksen, sana bazı nasihatlerde bulunayım. O zatı bulduğun zaman, huzurunda, yıkayıcının elindeki meyyit, ölü gibi ol. çünkü meyyit, yıkayıcının iradesine göre hareket eder. Yıkayıcı onu istediği tarafa çevirir. Meyyit, yıkayıcıya asla itiraz etmez.
Sakın hatırına o zata karşı itiraz gelmesin. Halini ondan gizleme ve onun yerine oturma. Elbisesini giyme. Onun huzurunda, kölenin, efendisinin huzurunda oturuşu gibi otur. Sana emrettiği şeyi yap. Sana emrettiği şeyi iyice anla ve iyi öğrenmeden o işin peşinde koşma. Ona bir rüyanı veya başka bir halini arz ettiğin zaman, ona cevabını sorma, ona düşman olandan Allah için uzak dur. O düşman ile beraber olma. Arkadaşlık etme. Hocanı seveni sev ve ona yardımcı ol.
O zata, hiçbir işinde itiraz etme. Bunu niçin böyle yaptın? deme. Sana ne iş vermişse yap. Oturduğunda onun senin oturuşundan haberdar olduğunu unutma. Edebi asla terketme. Yolda giderken onun önünde yürüme. Devamlı ona bakma. çünkü böyle yapmak, hayayı azaltır, ona karşı hürmeti kalbten çıkarır. Ona olan sevgini, onun emirlerine uyup, yasak ettiklerinden sakınmak suretiyle göster. O zata yemek ve yiyecek takdim ettiğin zaman, diğer lazım olan şeyler ile beraber önüne bırak, kapının yanında edeble dur. Eğer sana seslenirse cevap ver. Yoksa yemeğini yiyinceye kadar bekle. Yemeğini yiyip sana sofrayı kaldırmanı söylediği zaman hemen kaldır. Sofrada bir şeyler kalıp, senin yemeni emrettiği zaman, itiraz etmeden ye. Başkasına verme.
O zatın denemesinden çok sakın ve kork. çünkü bazan onlar, talebelerini denerler. Onunla beraber olduğunda pek dikkatli ol. Eğer senden o zata karşı edebe uymayan bir husus meydana gelip, onun bundan haberi olduğu halde, sana müsamaha gösterdiğini, seni cezalandırmadığını görürsen, bilki o seni denemektedir. O zat, bulunduğu yerden çıkıp gitmek istediği zaman, gittiği yeri sorma. Ona, işleri hususunda sana görüşünü sormadan, görüş beyan etme. Şayet seninle istişare ederse, ona uygun şekilde sana göre de muvafık olduğunu söyle. Haddizatında onun seninle meşveret etmesi, senin görüşüne muhtac olduğundan değil, sana olan sevgisindendir.
Böyle bir zatı aradığın müddet içerisinde, şunlara dikkat et: İlk yapacağın şey; tövbe etmek, üzdüğün kimseleri razı etmek, üzerinde hakkı bulunanlara haklarını geri vermek, günah ve isyan içerisinde geçen ömrün için ağlamak, ilim ile meşgul olmaktır. Abdestsiz olma. Abdestini şartlarına uygun al. Abdestin bozulunca, hemen abdest al. Abdest aldığın zaman iki rekat namaz kıl. Cemaatle beş vakit namaza ve evinde nafile namaza devam et.
Abdesti en güzel ve şartlarına uygun olarak al. Her hareket ve işine Besmele ile başladığın gibi, abdest almaya da Besmele ile başla. Ellerini, dünyayı terk etme niyeti ile yıka. Ağzına gelince, ağzı yıkarken okunan duaları oku. Tevazu ve huşu içerisinde, kibir halinden sıyrılmış bir vaziyette burnuna su al. Yüzünü haya ederek yıka. Ellerini, dirseklere kadar tevekkül hali üzere yıka. Başını, kendini alçaltarak, muhtaç kabul eden kimsenin tavrı ile mesh et. Kulaklarını, en güzel ve doğru sözleri dinlemek için mesh et. Ayağını da Rabbinin nimetlerini müşahede etmek için yıka. Sonra Allahü tealaya hamd ü senada bulun. Resulullah a salatü selam oku. Sonra, namaz kılarken, Allahü tealanın huzurunda durur gibi dur. Yüzün ile Kabe-i muazzamaya döndüğün gibi, kalbin ile de Allahü tealaya dön. Kul olduğunu, Rabbine ibadet ettiğini düşünerek, hürmetle tekbir al. Rüku dan kalkınca, secdede ve diğer bütün hareketlerinde, Allahü tealanın kudreti ile yaşadığını düşün. Selam verinceye kadar ve selam verdikten sonra bu düşünce üzere kal. Evine girdiğin zaman da iki rekat namaz kıl.
Acıkmadıkça yeme. Yemeği doymadan bırak. Fazla su içme. Yemeği ihtiyacın kadar ye. Yemek yerken, lokmayı ne büyük ne de küçük al. Orta derecede al. Lokmayı ağzına koymadan önce Besmele-i şerifeyi oku. Lokmayı iyice çiğne, sonra yut. Yemekten sonra Allahü tealaya hamd ü senada bulun.
Muhyiddin-i Arabi hazretleri velilik yolundaki yüksek derecesini ifade ederek buyurdu ki:
Allahü teala bana öyle nimetler ihsan etti, bildirdi ki, istersem kıyamete kadar gelecek bütün velileri, kutubları, isim ve nesebleriyle bildirebilirim. Fakat bazıları inkar ederler de, manevi kazançlarından kaybederler diye korkuyorum.
Muhyiddin-i Arabi hazretleri kendisinden yüzlerce sene sonra ortaya çıkacak olan telgrafın çalışma tekniğini bildirdi. Edison u (1847-1931) dahi üstadım demek mecburiyetinde bıraktı. Fatih SultanMehmed Hanın İstanbul u fethedeceğini, Yavuz SultanSelim Hanın Şam a geleceğini keşf yoluyla haber verdi.
Şeceret-ün-Nu maniyye fi Devlet-il-Osmaniyye isimli eserinde; Sin, Şın a gelince, Muhyiddin in kabri meydana çıkar. buyurdu. Muhyiddin-i Arabi hazretleri, Şam da, kalbi para sevgisiyle dolu bir grup kimseye; Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır. dedi. Orada bulunanlar bu sözü anlayamadılar. 1240 (H.638) Rabi ul-ahir ayının 28. Cuma günü, yetmiş sekiz yaşında iken Şam da fani dünyadan ahirete irtihal etti. Salihiyye de defnolundu. Şam halkı, onun büyüklüğünü anlayamadıkları için kabrinin üzerine çöp döktüler. Osmanlı SultanıYavuz Selim Han Şam a geldiğinde; Sin, Şın a gelince, Muhyiddin in kabri meydana çıkar. sözünün ne demek olduğunu anladı. Kabrini araştırıp buldurdu. çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir cami ve imaret yaptırdı. Ayrıca Muhyiddin-i Arabi nin vefatından önce ayağını yere vurarak, Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır buyurduğu yeri tesbit ettirip, orayı kazdırdı. Orada küp içinde altın çıktı. Bundan, Siz, Allahü tealaya değil de, paraya tapıyorsunuz demek istediği anlaşıldı.
Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin, onu çok seven bir hizmetçisi vardı. Onun vefatından sonra gece gündüz ağlardı. Bir gece hizmetçinin kapısı açıldı. İçeriye Muhyiddin-i Arabi sağlığındaki haliyle girdi. Hizmetçisine; Ağlamayınız. diyerek onu teselli etti.
Büyük alimlerden birisi Kabe-i muazzamaya gelmiş tavaf ediyordu. O esnada ihramını giymiş bir kimsenin ayağa kalkmadığını gördü ve kendi kendine; Benim gibi bir alime hürmet etmemek ne ayıp şey. dedi. Biraz sonra büyük bir camide vaz verecekti. Cami çok kalabalıktı. Bütün cemaat onun vazını dinlemek için bekliyorlardı. Büyük alim ağır ağır kürsüye çıktı. Fakat hiçbir şey söyleyemedi. Aklındaki bilgiler o anda silinmişti. Bir an aklı durur gibi oldu. Ter içinde kaldı. Bugün biraz rahatsızım, konuşamayacağım. dedi ve kürsüden indi. Evine gidip; Ya Rabbi! Ne gibi bir hata ettim, ne gibi bir kusur işledim de bunlar başıma geldi. diye Allahü tealaya yalvarıp ağladı. O gece rüyasında Muhyiddin-i Arabi yi gördü. Hatasının ona karşı olan düşüncesi olduğunu anlayıp pişman oldu. Muhyiddin-i Arabi yi aradı fakat bulamadı. ümitsiz bir halde otururken kapısı çalındı. Gördü ki, Muhyiddin-i Arabi hazretleri karşısında durmaktadır. Buyurun. deyip içeri aldı ve af diledi. Muhyiddin-i Arabi onun özrünü kabul etti. Allahü tealaya onun için dua etti. O alim kimsenin ilmi, kendisine iade olundu.
Muhyiddin-i Arabi hazretleri her işini Allahü tealanın rızasına kavuşmak için yapardı. Allahü tealanın rızasına ve marifet-i İlahiyyeye kavuşmak için İslamiyete tam uymak gerektiğini belirtirdi.
İslamiyetin emirlerinden bir emri yapmayanın marifeti sahih değildir. buyururdu.
Muhyiddin-i Arabi; arifin niyeti, maksadı olmaz buyuruyor. İslam alimleri bu cümleyi şöyle açıklamaktadırlar: Allahü tealayı tanıyan kimse, beladan kurtulmak için bir şeye başvurmaz demektir. çünkü, derd ve belaların sevgiliden geldiğini, O nun dileği olduğunu bilmektedir. Dostun gönderdiği şeyden ayrılmak ister mi ve o şeyin geri gitmesini özler mi? Evet dua ederek, gitmesini söyler. Fakat, dua etmeğe emr olunduğu için, bu emre uymakdadır. Yoksa, gitmesini hiç istemez. O ndan gelen her şeyi de sever, hepsi kendine tatlı gelir. Evet, çünkü sevgilinin düşmanlığı, düşmanlar içindir. Dostlarına düşmanlığı, görünüştedir. Bu ise merhametini, acımasını bildirmektedir. Böyle düşman görünmesinin, sevene nice faydaları vardır, bu anlatılmakla bitmez. Bundan başka, dostlarına düşmanlık gibi görünen işler yapması, bunlara inanmıyanları harab etmekte, onların belalarına sebeb olmaktadır.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi hazretleri hadis ilminde sahib-i isnad ve fıkıh ilminde ictihad makamında idi. Buyururdu ki: Peygamber efendimiz;
Hesaba çekilmeden evvel, hesabınızı görünüz.
emri ile, bazı meşayıh, her gün ve her gece yaptıkları işlerden kendilerini hesaba çekiyor. Ben, hesabda onları geçtim ve işlediklerimle beraber, düşündüklerimde de hesabımı görüyorum.
Dört mezhebin alim ve arifleri, Muhyiddin-i Arabi yi hep medhetmişlerdir. İmam-ı Şa rani El-Yevakit vel-Cevahir inde ondan uzun uzun bahsetmekte, Şeyh Abdülgani Nablüsi ve arif-i billah Seyyid Mustafa Bekri, onun için ayrı birer kitap yazmışlardır. Abdülgani Nablüsi nin eseri Er-Redd-ül-Metin ala Müntakıs-il-arif Muhyiddin, Seyyid Mustafa Bekri nin eseri, Es-Süyuf-ül-Haddad fi A naki Ehl-iz-Zendeka vel-İlhad dır. Şihabüddin Sühreverdi, Şeyhülislam Zekeriyya, İbn-i Hacer Heytemi, Hafız Süyuti, Ali bin Meymun, Celalüddin Devani, Seyyid Abdülkadir Ayderusi, İbn-i Kemal Paşa, Kamus sahibi Necmüddin Firuzabadi hep onu medh etmişlerdir.
Osmanlı Devletinin yetiştirdiği alimlerin en büyüklerinden olan İbn-i Kemal Paşa hazretleri, İbn-i Arabi hakkında sorulan bir suale şöyle cevap vermiştir: Kullarından salih alimler yaratan, bu alimleri peygamberlerine varis kılan Allahü tealaya hamd olsun. Dalalette olanlara doğru yolu göstermek için gönderilen Muhammed Mustafa ya, O nun Ehl-i beytine ve dinimizin emirlerini tatbikte gayretli olanEshabına salat ve selam olsun. Ey insanlar, biliniz ki; Şeyh-i azam ariflerin kutbu, muvahhidlerin imamı, Muhammed bin Ali ibniArabi et-Tai el-Endülüsi, kamil bir müctehid, fazıl bir mürşid, hayret verici menkıbeler, garip harikalar sahibi bir alimdir. çok talebesi olup, alimler, fazıllar indinde makbuldür. İbn-i Arabi yi inkar eden hata etmiştir. Hatasında ısrar eden sapıtmıştır. Sultanın onu edeblendirmesi ve bu bozuk itikaddan sakındırması lazımdır. Zira, Sultan iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak ile memurdur ve vazifelidir.
İbn-i Arabi nin birçok eseri vardır. Füsus-i Hikem ve Fütuhat-ı Mekkiyye adlı eserlerinin bazı meseleleri lafz ve mana bakımından malum olup, emr-i ilahiye ve şer i Nebevi ye uygun, bazı meseleleri ise, zahir ehlinin idrakinden hafidir (gizlidir). Bunu ancak ehl-i keşf ve batın (gönül ehilleri) bilirler. Meram olan manayı anlayamayan kimsenin, bu makamda susması gerekir. Zira Allahü teala, Kur an-ı kerimde mealen buyuruyor ki:
Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin ardınca gitme, çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur
(İsra suresi: 36). Allahü teala doğru yola götürendir.
İmam-ı Süyuti, Tenbih-ül-Gabi kitabında, Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin büyüklüğünü vesikalarla isbat etmektedir. Ebüssü ud Efendi fetvalarında da, ona dil uzatılamayacağı yazılıdır.
Bununla beraber, iman, itikad ve ibadet bilgilerine tam vakıf olmayanların ve tasavvufun inceliklerini iyi bilmeyenlerin, Muhyiddin-i Arabi nin kitaplarını okumaları ve sözleri üzerinde düşünmeleri, çok defa zararlı olmaktadır. Geçmiş asırlardaki velilerin ve alimlerin bazıları da, onun sözlerini anlamakta acze düşmüşler ve yanlış yollar tutmuşlardır. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücud bilgisi ve mertebesi çok yüksek ve kıymetli olmakla beraber, nihayetin nihayeti değildir. Asıl maksad yanında, bu mertebe çok gerilerde kalmaktadır. (Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i Arabi hakkında, İhlas Holding A.Ş. tarafından yayınlanan Müjdeci Mektuplar ve Seadet-i Ebediyye kitaplarında geniş bilgiler vardır.)
Muhyiddin-i Arabi hazretleri, 1230 (H.627) senesinde Şam da iken, bir gece mana aleminde Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz elinde bir kitap tutarak; Bu Füsus-ül-Hikem kitabıdır. Bunu al ve insanların faydalanması için muhteviyatını açıkla. buyurdu. Muhyiddin-i Arabi de Sevgili Peygamberimizin manevi işaretine uyarak, emir ve ilham ile, kitabın ihtiva ettiği hususları ne eksik, ne de fazla yazdı. Bu kitapta kısa bir başlangıç vardır. Ve ismi bildirilen her Peygambere aleyhimüsselam, bir hikmet verildiği bildirilmiştir. çok kıymetli bir kitaptır. Sonra gelen alimler, bu kitabın kırktan fazla şerhini yapmışlardır.
Muhyiddin-i Arabi hazretleri, evliya-i arifinin en büyüklerinden olduğu gibi, zahir alimlerin de büyük imamlarındandır. Sultan Melik Muzaffer Behaüddin Gazi ye icazet (diploma) verdiği, Camiu Keramat isimli kitapta bildirilmektedir. Yine aynı kitapta, üstadlarının isimleri uzun uzun yazılıdır. Bu kitapta, yazdığı eserlerden iki yüz otuz dört tanesinin ismi bildirilmekte, hepsi bu icazette yazılmış bulunmaktadır. Eserlerinden bazıları şunlardır: Fütuhat-ı Mekkiyye, Et-Tedbirat-ül-İlahiyye, Et-Tenezzülat-ül-Mevsuliyye. El-Ecvibet-ül-Müsekkite an Süalat-il-Hakim Tirmizi, Füsus-ül-Hikem, El-İsra ila Makamil Esra, Şerhü Hal in-Na leyn, Tac-ür-Resail, Minhac-ül-Vesail, Kitab-ül-Azamet, Kitab-ül-Beyan, Kitab-üt-Tecelliyat, Mefatih-ül-Gayb, Kitab-ül-Hak, Meratibü Ulum-il-Vehb, El-İ lam bi-İşareti Ehl-il-İlham, El-İbadet vel-Halvet, El-Medhal ila Ma rifetil-Esma, Künhü ma la Büdde Minh, En-Nükaba, Hilyet-ül-Ebdal, Esrar-ül-Halvet, Akide-i Ehl-i Sünnet, İşarat-ül-Kavleyn, Kitab-ül-Hüve vel-Ehadiyyet, El-Celalet, El-Ezel, Anka-i Mugrib, Hatm-ül-Evliya, Eş-Şevahid, El-Yakin, Tac-üt-Teracim, El-Kutb, Risalet-ül-İntisar, El-Hucb, Tercüman-ül-Eşvak, Ez-Zehair, Mevakı-un-Nücum, Mevaiz-ül-Hasene, Mübeşşirat, El-Celal vel-Cemal, Muhadarat-ül-Ahrar ve Müsamerat-ül-Ahyar. Buhari, Müslim, Tirmizi nin eserlerini muhtasar hale getirmiştir. Sırrü Esmaillah-il-Husna, Şifa-ül-Alil fi izah-üs-Sebil, Cila-ül-Kulub, Et-Tahkik fil-Keşfi an Sırr-is-Sıddik. El-Vahy, El-Ma rifet, El-Kadr, El-Vücud, El-Cennet, El-Kasem, En-Nar, El-A raf, Mü min, Müslim ve Muhsin, El-Arş, El-Vesail, İ caz-ül-Lisan fi Tercemetin an-il-Kur an .
SöZLERİ DOĞRUDUR
Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi hazretleri, Hızır aleyhisselam ile karşılaşmasını şöyle anlatır: Hocalarımdan Ebü l-Abbas hazretleri bir zatı anlatıyordu. Ben, hocamın bu zat hakkında beslediği hüsn-i zanna hayret etim. O kimsenin bazı uygun olmayan hareketlerinin olduğunu söyledim. O gün evime giderken, yolda bir kimse ile karşılaştım. O zatın yüzü nur ile dolu olup, ayın on dördü gibi parlıyordu. Bana selam verdikten sonra; Ey Muhyiddin! üstadın Ebü l-Abbas ın o zat hakkındaki sözleri doğrudur. Onu tasdik et. buyurdu. Ben hayret etmiştim. Geriye dönüp hocama durumu anlattım. Bana; Sana söylediğim sözün doğru olduğunu isbat etmek için Hızır aleyhisselamdan yardım istedim buyurdu. Bunun üzerine hocama itiraz şeklinde hiçbir sözde bulunmayacağıma söz verdim ve tövbe ettim.
Yakmayan ateş
Muhyiddin-i Arabi, zamanında bir kişi, Felsefeyle izaha, çalışırdı her işi.
Açık mucizeleri, ederdi o hep inkar, Derdi ki: “Bu şeylere, cahiller inanırlar.”
Geldi bir gün bu kişi, Muhyiddin-i Arabi’ye, Kapıdan izin alıp ve girdi içeriye,
Soğuk bir kış günüydü, mangal vardı odada, Şöyle söze başladı, bu filozof orada.
“Bazı cahil insanlar, şuna inanırlarmış, Nemrud Halilullah ı, bir gün ateşe atmış.
Ve lakin Halilullah, yanmamış o ateşte, Bu işi akıl mantık, kabul etmiyor işte.
Ateşin özelliği, yakıcıdır muhakkak Böyle hurafelere, cahil inanır ancak.”
üzüldü o veli zat onun bu sözlerinden Ona cevap olarak, kalktı hemen yerinden,
Ateş dolu mangalı, alarak ellerine, Boşalttı tamamını, kilimin üzerine.
Karıştırdı eliyle, hem de o ateşleri, Sonra da avuç avuç, mangala döktü geri.
Bunu gören filozof, şaşırdı hayretinden, Dedi ki: “Bu gördüğüm, gerçek mi hakikaten.”
Peşinden buyurdu ki, Muhyiddin-i Arabi: “Sok sen de şu ateşe, elini, benim gibi.”
O dahi bir elini, uzatınca ateşe Ateşin şiddetinden, geri çekti acele.
çok hayret etmiş idi, o kişi olanlardan, Muhyiddin-i Arabi, buyurdu ki o zaman:
“Ateşin özelliği, yakıcıdır ve fakat, İbrahim peygamberi, yakmadı, bu hakikat,
Bıçak da kesicidir, mantığa bakar isek, Ve fakat İsmail’i, kesmedi, bu da gerçek.
Sen yanlış biliyorsun, hakikat işte budur, Her şey Hak tealanın, dilemesiyle olur.”
Pişman oldu o kişi, önceki sözlerine, Şehadeti söyleyip, girdi İslam dinine.
ALLAHü TEaLa EMRETMEDİKçE YAKMAZ
Bir gün sohbetine inkarcı bir felsefeci gelmişti. Bu felsefeci, Peygamberlerin mucizelerini inkar ediyor, filozof olduğu için her şeyi felsefe ile çözmeye kalkışıyordu. Soğuk bir kış günüydü. Ortada, içinde ateş bulunan büyük bir mangal vardı. Filozof dedi ki: Avamdan insanlar, İbrahim aleyhisselamın ateşe atıldığı ve yanmadığı kanaatindedirler. Bu nasıl olur? Zira ateş herşeyi yakar kavurur. çünkü yakma özelliği vardır. Devam edip bir takım sözler söyleyince, Muhyiddin-i Arabi hazretleri; Allahü teala, Enbiya suresinin 69. ayet-i kerimesinde mealen:
Biz de: Ey ateş İbrahim e karşı serin ve selamet ol! dedik
buyurmaktadır. dedi. Ortada bulunan mangalı alıp, içindeki ateşi filozofun eteğine döktü ve eliyle iyice karıştırdı. Bu hali gören filozof donup kalmıştı. Ateşin, elbisesini ve Muhyiddin-iArabi hazretlerinin elini yakmadığını ve tekrar mangala doldurduğunu görünce iyice şaşırmıştı. Ateşi tekrar mangalı doldurup, filozofa; Yaklaş ve ellerini ateşe sok! deyince, filozof ellerini uzatır uzatmaz, ateşin tesirinden hemen geri çekti. Muhyiddin-iArabi bunun üzerine; Ateşin yakıp yakmaması, Allahü tealanın dilemesiyledir. buyurdu. Filozof onun bu kerametini görünce, Kelime-i şehadet getirerek müslüman oldu.
KAZDIĞI KUYUYA DüŞTü
Evi, Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin türbesine çok yakın olan Ahmed Halebi, bizzat gözleriyle gördüğü şu kerameti anlattı: Bir gece yatsı namazından sonraydı. Muhyiddin-i Arabi hazretlerini kötüleyenlerden biri, elinde bir ateşle türbeye doğru yaklaştı. Maksadı sandukasını yakmaktı. Hemen ateşi atacağı zaman, ateş söndü ve kabr-i şerifinin yanıbaşında, ayaklarının altında bir çukur açıldı ve adam aniden çukurun içinde kayboldu. Hane halkı, onun kaybolduğunu anlayınca aramağa çıktılar. Ben durumu kendilerine haber verdim. Gelip gömüldüğü yeri kazmaya başladılar ve başını buldular. çekip çıkarmak istediler. Fakat bütün uğraşmaları boşuna oldu. Zira, onlar çıkarmağa çalıştıkça, o, durmadan aşağı doğru indi. Kazıldıkça indi ve çıkarmaları mümkün olmadı. Nihayet kurtaramayacaklarını anladılar. Kazdıkları yeri tekrar toprakla doldurup, yorgun ve perişan bir halde, elleri boş olarak bırakıp gittiler.
- 1) Tenbih-ul-Gabi
- 2) El-A lam; c.6, s.281
- 3) Mu cem-ül-Müellifin; c.11, s.40
- 4) Lisan-ül-Mizan; c.5, s.311
- 5) Şezerat-üz-Zeheb; c.5, s.190
- 6) Kamus-ül-A lam; c.5, s.4, 233
- 7) Fevat-ül-Vefeyat; c.3, s.435
- 8) Zeyl-i Ravdateyn; s.170
- 9) Camiu Keramat-il-Evliya; c.1, s.118
- 10) Mizan-ül-İ tidal; c.3, s.659
- 11) Nefehat-ül-üns; s.621
- 12) Tabakat-ül-Kübra; c.1, s.188
- 13) Tabakat-ül-Müfessirin; c.2, s.202
- 14) Et-Tefsir vel-Müfessirun; c.2, s.407
- 15) Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye (49. Baskı) s.1122
- 16) Müjdeci Mektublar-Mektub; No:100, 131, 200, 220, 234
- 17) Tabakat-ı Evliya; s.469
- 18) İslam alimleriAnsiklopedisi; c.9, s.
Kaynak: Dînî Terimler · Âlimler & Evliyâ · 22 dk okuma
Bölüm: Âlimler & Evliyâ